Osmanlı Batılılaşma Dönemi

 

 

Osmanlı İmparatorluğu Karlofça ve Pasarofça süreci sonrasında duraklama dönemi yaşarken, Avrupa da coğrafi keşifler, Rönesans ve Reform hareketleriyle gelişimine engel bütün faktörleri ortadan kaldırmış ve yenilik hareketleri hızla gerçekleşmeye başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu yenilenme sürecini gerçekleştiremediğinden gerileme kaçınılmaz olmuştur. Devletin üst kademesinde yaşanan bozukluklar, eğitimdeki gerilikler, XVII. yy’dan itibaren Yeniçeri Ocağı’nın da bozulmasının etkisiyle gelişen ve hızla gerilemeye başlayan süreç bütün alanlarda kendini göstermeye başlamıştır. Devletin otoritesinin zayıflayarak eyaletlerde sorunlar çıkması, Avrupa’daki gerçekleştirilen ekonomik ve endüstriyel çalışmaların takip edilememesi, elçilerin gönderilemeyişi, Osmanlının giderek Batı karşısında gerilemesine ve güçsüz kalmasına neden olmuştur. XVIII. yy’da Osmanlı İmparatorluğu’nun Batılılaşma yönünde çalışmalar yapması kötüye giden bu durumu siyasi, ekonomik ve askeri yönden bir takım önlemler şeklinde gerçekleşmiştir. Bu yenilikler ilk olarak askeri alanda gerçekleştirilirken sanat anlamında ise yenilikler Lale Devriyle başlamıştır.

Türk sanatı, XVI. yüzyılda bilhassa Mi­mar Sinan ile yaşadığı klasik dönemini XVII. yüzyılda onu devam ettirenlerle sür­dürmüş ve bu yüzyılın sonlarına doğru bir duraklama başlamıştır. XVIII. yüzyıl başlarında Osmanlı-Türk sanatında ye­ni bir güzellik anlayışının hâkimiyeti gö­rülür.  Bu yeni sanat akımı, önceleri kla­sik biçimlere zengin süslemelerin katıl­ması suretiyle ifadesini bulurken sonra­ları klasik çizgiler tamamen ortadan kal­karak yerlerini Batı’nın barok üslûbunun ana çizgilerini almış, böylece Türk sanatı yeni ve değişik bir kimliğe bürünmüş­tür. Bu tesir, XVIII. ve XIX. yüzyıllarda sa­nata hâkim olan yerli azınlık ustalar ta­rafından yürütüldüğü gibi Osmanlı Dev­leti topraklarında çalışan yabancı mimar ve sanatkârlar tarafından da yaygınlaş­tırılmıştır.

Batılılaşma dönemi sanatı XVIII. yüz­yılın ilk yarısı içinde başlamakla bera­ber Lâle Devri adı verilen Sultan III. Ah­med döneminde (1704-1730) bir geçiş safhası geçirmiştir. Bu devirde henüz klasik dönemin ana prensipleri yaşama­ya devam ederken daha ziyade süsle­mede Batı’nın bezeme motifleri de be­nimsenerek kullanılmış, klasik üslûpta son derece ölçülü olan süsleme giderek aşırı bir durum almıştır. Bu geçiş döne­mi yaklaşık 1700’lerden 1730’a kadar sürmüştür.

Sultan I. Mahmud’la (1730-1754) hız­lanan sanatta Batılılaşma, önce Türk ba­roğunun iyice kendisini hissettirmesiyle klasik üslûbun belli başlı bütün unsur­larının ortadan kalkıp yerlerini barok formlara bırakmasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum yaklaşık 1740’tan başlayarak Sultan II. Mahmud devri (1808-1839) içi­ne kadar uzanır. Batı Avrupa’da XVIII. yüzyılın sonlarına doğru ortaya çıkarak Fransız İhtilâli (1789-1799) ile hızlanan ve Napolyon İmparatorluğu ile bütün Batı ülkelerinde hâkim üslûp durumuna giren neo-kla­sik sanat biraz gecikme ile Osmanlı top­raklarına da girer. Ana çizgilerini İlk Çağ’ın eski Yunan-Roma sanatlarından aldığından neoklasik denilen bu yeni akım Napolyon devrinin karakteristik sanatı olduğu için buna “empire” (impa­ratorluk) üslûbu veya sanatı adı da veril­mektedir. Geçen yüzyı­lın ilk yarısı içinde Osmanlı ülkesinde de hâkim olan bu üslûp Sultan Abdülmecid (1839-1861) ile Abdülaziz (1861-1876) devirlerinde gerek dini yapı gerek ka­mu binaları gerekse saray, yalı, konak ve köşk mimarilerinde kendisini göste­rir. Klasik Türk sanatından hiçbir unsu­run katılmadığı bu sanat üslûbu bilhas­sa Tanzimat (1839) ile yaygınlaştığından buna Ahmet Hamdi Tanpınar tarafın­dan yakıştırılan Tanzimat üslûbu adı ga­yet uygun düşmektedir. Yaklaşık olarak bu üslûp XIX. yüzyılın sonlarına kadar uygulanmıştır.

Geçen yüzyılın ikinci yarısında özellik­le yabancı mimarlar yeni bir denemeye girişerek bilinen bütün sanatlardan un­surlar almak suretiyle bir karma üslûp ortaya koymuşlardı ki buna da eklektik üslûp adı verilir. Bunda eski Türk sana­tının barok, empire, hatta gotik ile karış­tırıldığı ve böylece belirli tek bir sanatın temsilcisi olmayan eserler ortaya konul­duğu görülür.

Sultan II. Abdülhamid’in (1876-1908) son yıllarına doğru Türk klasik sanatına dönülmüş ve böylece Türk neo-klasiği denilen bir üslûp doğmuştur.

Batılılaşma dönemi sanatına geçiş saf­hasını teşkil eden Lâle Devri’nde yaşama zevkinin verdiği hızla ilk olarak köşk, yalı ve saraylar yeni bir anlayışa göre düzen­lenir. Bunda Paris’e 1133’te (1720-21) elçi olarak giden ve dönüşünde III. Ahmed’e bir rûznâme takdim eden Yirmisekiz Mehmed Çelebi’nin anlattıklarının büyük payı olmuş, o yıllarda başta Fran­sa olmak üzere bütün Batı ülkelerinde moda olan, içinde su kanalları, kaskatlar (sunî şelâle), fıskiyeler bulunan, mun­tazam dikilmiş ağaç sıraları ile gölgele­nen bahçeler Osmanlı sarayına da gir­di. Bunun neticesinde Fransa’nın Fontaîneblau, Marly gibi saray bahçelerinin benzeri olarak Sadrazam Nevşehirli İb­rahim Paşa tarafından Kâğıthane dere­si kenarında Sâdâbâd Sarayı ve bahçesi yaptırıldı. Devrin ünlü şairi Nedim’in şi­irlerinde güzellikleri ebedîleştirilen bu bahçe ve saray tek örnek değildir. Kısa sürede Boğaziçi kıyılarında ve Kâğıtha­ne vadisinde bunun benzeri yalı ve köşk­ler yapıldı. Bu dönemde hâkim olan bü­tün satıhların süslemelerle kaplanması, Üsküdar’da III. Ahmed Çeşmesi ile Ayasofya önündeki III. Ahmed Çeşmesi’nde ve Topkapı Sarayı topluluğu içinde bu­lunan III. Ahmed’in odasında açıkça ken­disini gösterir. III. Ahmed çeşmelerindeki süslemede yer yer Türk sanat ge­leneğine bütünüyle yabancı, bezeme mo­tiflerinin varlığı dikkati çektiği gibi süs­lemenin çokluğu da klasik dönem este­tiğine tamamen aykırıdır.

Selâtin cami­leri geleneğinin bu geçiş dönemi içinde meydana getirdiği büyük bir eser ise Üsküdar’da Gülnûş Emetullah Sultan için yapılan Yeni Valide Camii‘dir (1708-1710). Burada hâlâ klasik Türk sanatının ana prensiplerinden vazgeçilemediği söyle­nebilir. Bu döneme ait dinî mimarinin örnek­leri olarak Şehzadebaşı’nda Nevşehirli İbrahim Paşa Külliyesi (cami, medrese, se­bil, çeşme) ile aynı sadrazamın yepyeni bir merkez olarak kurdurduğu Nevşe­hir’deki büyük külliyesi gösterilebilir. Bunlarda henüz biçimleme bakımından eski geleneklere bağlı kalındığı ve Batı tesirli bir girişimde bulunulmadığı dik­kati çeker. Sadrazam Hekimoğlu Ali Paşa Camii de (1732-1734) plan bakımından Mimar Sinan devrinden beri tatbik edi­len bir şemaya uymuş, fakat süsleme bakımından yeni akımı sürdürmüştür. Klasik dönemin çini duvar kaplamasının burada uygulanışında kullanılan eskile­re nisbetle çok kalitesiz çiniler, bu devirde Türk sanatının geçirmekte olduğu bocalamanın en açık belirtisidir.

Patrona Halil ayaklanması ile kan ve ateş içinde boğulan Lâle Devri’nin kapan­ması ve Sultan I. Mahmud’un tahta çık­ması ile sanatta tam Batılılaşma başla­mıştır. Yeni sanat zevkinin en belirgin örneği. Tophane İskelesi başındaki Sul­tan I. Mahmud meydan çeşmesidir. Bu hususta ikinci örnek, Azapkapı İskele­si başında inşa olunan Valide Sâliha Sul­tan Çeşmesi’dir. Kısa bir süre içinde bütün çeş­me ve sebillerde bu yeni sanat akımı genelleşmiş, bunlarda klasik dönemin siv­ri Türk kemeri tamamen unutularak ye­rini kıvrımlı barok kemer almış, şebeke­ler bu üslûba uygun biçimde dökülmüş, mermer üzerine süslemeler de bütünüy­le Batı sanatından alınmıştır. Bu arada mekânlar Batı sa­natından alınan motiflerle bol altın yal­dız kullanılarak işlenmiştir.

Babıâli’nin hemen yakınında III. Ahmed ve I. Mahmud devirlerinin Dârüssaâde ağası Hacı Beşir Ağa tarafından 1745’te inşa ettirilen cami, medrese, sıbyan mektebi, çeşme, sebil, kütüpha­ne ve tekkeden meydana gelen külliye­de Batılılaşma akımı kuvvetli biçimde kendisini göste­rir. Külliyenin kompozisyon şeması kla­sik düzenlemeden farklı olduğu gibi kü­tüphane ve sebilde de yeni sanat zevki­nin özellikleri tamamen hâkimdir. Bun­dan birkaç yıl sonra yapımına başlanan Nuruosmaniye Camii’nde ise (1748-1755) Batı’nın Barok üslûbunun yerleştiği gö­rülmektedir. Dört ana kemere oturan 25, 50 m. çapındaki tek büyük kubbenin örttüğü cami mekânında mihrap çok kö­şeli bir çıkmanın içine yerleştirilmiştir. İç avlu ise Türk sanatında başka hiçbir yerde rastlanmayacak biçimde yarım yu­varlak planlı yapılmış, bütün silmelerle kemer­ler, kapı nişleri kavsaraları, sütun baş­lıkları, iç süsleme, hatta pencerelerdeki revzenler bile Barok üslûpta yapılmıştır. Caminin bütününde barok dinî yapıları­nın karakteristiği (cephede düz duvar ve bunu destekleyen kavisli çifte payanda) olmamakla beraber yukarıda belirtildiği gibi bütün ayrıntılar Batılıdır. Böylece Nuruosmaniye Camii ile Türk baroğu en iyi temsilcisini vermiştir. Fakat Türk sa­natının Batı’dan ithal edilen sanat akı­mına teslim olması bir süre dalgalanma geçirmiştir. Nuruosmaniye Camii’ndeki Batılı atılım sonraki yapılarda ondaki öl­çüye varmamıştır.

Batılılaşma döneminin İstanbul’da or­taya koyduğu selâtin camileri, şehrin için­de bu türden büyük yapılara artık yer kalmadığından. Lâleli Camii istisna edi­lecek olursa şehrin çevresinde yaptırıl­mıştır. III. Mustafa’nın (1757-1774) yap­tırdığı Salacak kıyısına hâkim bir yerde­ki Ayazma Camii, yüksek kitlesiyle kla­sik mimariden ayrılmakla beraber Nu­ruosmaniye Camii derecesinde Batılı de­ğildir. Ayrıntılar, iç süsleme, mihrap, min­ber vb. ise Batı üslûbuna uygun olarak yapılmıştır. Sultan III. Mustafa 1766 zel­zelesinde tamir kabul etmez derecede harap olan Fâtih Camii’ni yeniden yap­tırmıştır. Hassa mimarı Mehmed Tâhir Ağa tarafından 1767-1771 yılları arasın­da inşa edilen bu ikinci Fâtih Camii’nde, plan bakımından klasik dönemde Şehza­de Camii, Sultan Ahmed Camii ve Yeni Cami’de uygulanan dört yanm kubbe ile desteklenen ana kubbe sistemi kullanıl­makla beraber büyük taşıyıcı ayaklarla caminin içini çepeçevre dola­şan silmeler barok üslûbun başlıca be­lirtileridir. İç süslemede kalem işi nakış­larda ise bütünüyle Batı’nın barok sana­tı hâkimdir. I. Abdülhamid’in Boğaziçi kıyısında Beylerbeyi’nde yaptırdığı Hamid-i Evve (Beylerbeyi) Camii (1778), eski selâtin külliyesi geleneği­nin bozulduğunu gösteren bir örnektir. I. Abdülhamid’in Sirkeci’de yaptırdığı kül­liye, medrese, türbe, aşhâne-imaret, kü­tüphane ve hatta gösterişsiz bir de ca­miden ibaret olmakla beraber esas ca­mi şehrin uzak bir köşesinde inşa edil­miştir.

İstanbul dışındaki taşra camilerinde de aynı durum görülür. Yozgat’ta Çapanoğulları (1777-1779) ve Aydin’da Cihanoğlu Ca­mii’nde (1756)Batı tesiri çok kuvvetli bi­çimde kendisini belli eder. Safranbolu’da İzzet Mehmed Paşa Camii’ de XVIII. yüzyılın ikinci yarı­sında mimari elemanları ve bilhassa iç süslemeleri bakımından Türk sanatına artık iyice hâkim olan Batı sanat zevki­ni aksettirmektedir.

Batı’dan alınan Barok üslûp cami mi­marisinde bu yolda bir uygulama ve ge­lişme gösterirken medreselerde eski kla­sik döneme nisbetle büyük bir farklı­lık görülmez. Sadece dershane-mescidin hücrelere nazaran yerleştirilişi bazı ör­neklerde değişiktir. Buna karşılık tekke mimarisinin Batılılaşma akımı ile bu ye­ni sanat anlayışına paralel biçimde ge­liştiği, hatta bütünü ile değiştiği görü­lür. İçleri, bilhassa semahane ve tevhidhâneleri bir saray mekânını andırır bi­çimde muhteşem surette nakışlarla be­zenmiştir. Bu nakışlarda genellikle Batı sanatı motifleri kullanılmıştır. Kagir tek­ke yapıları arasında İstanbul’da Küçük Efendi Külliyesi, Avrupa’nın Barok sana­tında çok sevilen bir unsur olan oval bi­çimli orta mekânı bakımından dikkati çeker.

Sıbyan mekteplerinden bazıları bir med­resenin veya büyük bir külliyenin parça­sı olarak yapılırken Batılılaşma döne­minde başlı başına bir yapı halinde inşa edilenler de olmuştur. Öteden beri sürüp gelen sebil veya çeşme ile sıbyan mek­tebini birleştirme fikri ise bu dönemde de devam etmiştir. Barok üslûbun ken­disini belli ettiği önemli bir eser de Vefa’da Recâi Mehmed Efendi Sıbyan Mektebi‘dir (1775). Barok üslûbun en ince ayrıntısına kadar hâkim olduğu cephe­sinde ortada bir sebil, yanında çeşmesi yer almakta, derslik ise üst katı teşkil etmektedir.

Sanatta Batılılaşmanın çeşitli Örnek­leri küçük yapılardan türbelerde ve me­zar taşlarında da görülmektedir. Mima­risinde barok üslûbun kuvvetli şekilde kendisini gösterdiği bir eser de Lâleli Camii’nin yanındaki Sultan III. Mustafa Türbesi‘dir. Dış çizgilerin, pencere ke­merlerinin tamamen Batı tesirini taşı­masına karşılık son tamirde ortaya çı­kan iç süsleme kalem işi nakışlar klasik üslûbun örnekleridir. Bu da henüz Batı­lılaşma ‘nın bu devirde tam yerleşme­diğinin bir delili sayılabilir. Batılılaşma kendisini daha da kuvvetle Eyüp’te Mihrişah Valide Sultan Türbesi‘nde gösterir (1795). Yarım yuvarlak hatların çokluğu türbenin dış mimarisinin Batılı karakte­rini vurgular. Aynı hususun açıkça belir­diği diğer örnek, Fâtih Camii yanındaki Nakşıdil Valide Sultan Türbesi (1818) olup on dört cepheli bir çokgen biçimindeki mimarisi kıvrımlı kornişlerle daha da ha­reketli bir biçime sokulmuştur.

Âbidevî türbelerin dışında basit me­zar lahitleriyle şâhideler de Batılılaşma akımından uzak kalamamıştır. Lahitlerin mermerden dış yüzlerindeki kabart­ma süslemelerde Batıdan alınmış mo­tiflerin hâkim olduğu görülür. Aynı hu­sus mezar taşlan (şâhideler) üzerindeki bezemeler için de geçerlidir.

Sanatta Batılılaşma en güzel örnekle­rini su tesislerinde vermiştir denilebilir. İstanbul’un gittikçe artan su ihtiyacını karşılamak üzere III. Ahmed tarafından 1135’te (1722-23) yaptırılan ve II. Mahmud’un 1748’de tamir ettirdiği Büyük Bent ile II. Mustafa’nın 1179’da (1765-66) yaptırttığı Ayvat Bendi bu dönemin en gösterişli su mimarisi örnekleridir. Fakat şehrin Galata – Beyoğlu tarafın­da yerleşmenin yoğunlaşması ile gere­ken suyu sağlamak üzere Sultan I. Mahmud tahta çıkışının ilk yıllarında Tak­sim şebekesini yaptırmıştır. Bu büyük ve önemli şebekenin Topuzlu Bendi, Tak­sim (Maksem) su dağıtma merkezine su verir. Bendin muntazam taş duvar Örgü­sünü taçlandıran korkuluk ve köşkler barok üslûbunda ince, zarif eserlerdir.

Su mimarisine bağlı bir yapı çeşidi olan I. Mahmud tarafından Cağaloğlu Hama­mı (1742) yaptırılmıştır. Burada Türk ha­mam geleneğini sürdüren bir plan kul­lanılmakla beraber kemerlerde ve ay­rıntılarda barok unsurlar kendilerini bel­li ederler.

Osmanlı padişahlarının yüzyıllar bo­yunca içinde yaşadıkları Sarây-ı Cedid (Topkapı Sarayı) yapıları arasında Batılı­laşma akımına uygun olarak bazı me­kânlar da ilâve edilmiş veya eski bazı bölümler bu yeni zevke göre bezenerek tefriş edilmiştir. Tamamen Batılı bir de­korasyon ile kaplanan Şehzadeler Mek­tebi bu hususta bir örnektir. Sultan III. Osman tarafından yaptırılan köşk ile III. Selim’in odası, Avrupa duvar fayansları ve barok üsluplu renkli, yaldızlı nakışlarla bezen­miş, ocak yaşmaklarına barok biçimler verilmiştir. Böylece bu mekânlar Batı saraylarındaki salon ve odaların görünü­münü almışsa da tefrişte henüz Avrupa mobilyası istenmediğinden eski gelene­ğin sedirleriyle döşenmiştir.

Barok üslûbun en güzel ve en gösterişli örneklerinden biri de iki yanında çeşmeleri ve dalgalı geniş sa­çağı ile Babıâli’nin Alay Köşkü tarafın­daki girişidir.

Sultan II, Mahmud devrinde başlayan ve Fransız empire üslûbunun hâkimiye­tini gösteren ikinci büyük akım, Osman­lı Devleti’nde çalışmaya gelen yabancı mimarlar ve Ermeni asıllı Balyan ailesin­den kalfalar tarafından uygulanmış ve Tanzimat üslûbunu oluşturmuştur. Bu, bir bakıma bu devirde resmî devlet üs­lûbu olmuştur.

Tophane’de II. Mahmud’un 1823-1826 yılları arasında inşa ettirdiği Nusretiye Camii, artık selâtin camiine yer kalma­yan o zamanki şehrin içinde değil uzak bir yerde yapılmış ve yanında bu türden külliyelerde yer alması gereken vakıf bi­nalardan vazgeçilmiştir. Bu bakımdan Nusretiye Camii, Batılılaşmış Türk mimarisinde es­kiye nazaran değişik bir uygulamaya işa­ret eder. Muvakkithâne ve sebil gibi ek yapıları caminin karşısındaki kışlanın ka­pısında inşa edilmişken, Abdülaziz zamanında cadde genişletilirken şimdiki yerlerine taşınmış, Böylece cami kla­sik selâtin camileri düzenine benzeme­yen bir görünüş almıştır. Son cemaat yerine yüksek merdivenlerle çıkılması, bu bölümün iki yanında padişahın isti­rahatı için küçük çapta birer saray me­kânını andıran süslü kasr-ı hümâyunla­rın bulunması Batılılaşmış Türk sanatı­nın yenilikleridir. Burada empire üslû­bu bazı barok unsurlarla birlikte uygu­lanmıştır. İç süsleme çok zengin olmak­la beraber tamamen Avrupalı zevkine gö­redir. Caminin inşasından bir süre son­ra yeniden yaptırılan çok ince minare­ler, hem nisbetleri hem de gövde ve şe­refe biçimleri bakımından klasik mina­relerden farklıdır. Daha önce 1804’te III. Selim tarafından yapılan Selimiye Camii’nde de görülen, son cemaat yerinin üstüne ve yanlarına yerleştirilen kasr-ı hümâyunlar artık bundan böyle XIX. yüz­yıl selâtin camilerinin en belirli özelliği olacaktır. Beşiktaş’ta Yıldız Sarayı par­kının girişinde Abdülmecid’in 1848’de yaptırdığı Küçük Mecidiye Camii, empi­re üslûbun örneği olmakla beraber, mi­nare şerefesi ince sütunlara dayanan bir saçakla örtülerek sütunlara oturan ke­merlere gotik bir biçim verilmiştir. Böy­lece sonraları daha yaygınlaşacak kar­ma (eclectique) üslûbun ilk örneği bura­da verilmiştir.

Avrupa neo-klasiği denilebilecek em­pire üslûbun daha da kuvvetle belli oldu­ğu selâtin camileri, Abdülmecid’in anne­si Bezmiâlem Valide Sultan adına 1853-1854 yıllarında yaptırılan Dolmabahçe Camii ile Ortaköy’de 1854-1855’te inşa ettirilen Büyük Mecidiye Camii’dir (Ortaköy Camii). Bunların çok ince minareleri­ne Antikçağ’ın sütun başlıkları biçimi ve­rilmiş, cepheler bir saray cephesi gibi Batı sanatına mahsus mimari unsurlarla tezyin edilmiştir.

Balyanlar’ın inşa ettikle­ri Dolmabahçe (1853), Beylerbeyi (1865), Çırağan (1871) sarayları Batılı sanat akımıy­la meydana getirilmiş yapılardır. Bunlardan bazı­larında eski Türk mimari geleneğini de­vam ettiren plan düzenlemeleri olmak­la beraber dış cepheler ve iç süsleme ta­mamen Batılılaşmıştır.

  1. Abdülhamid’in (1876-1908) saltanatının sonları­na doğru mimaride yabancı sanat akım­larına karşı çıkılmaya başlanarak klasik Türk sanatından alınma motiflerle bir yeni-klasik (neo-klasik) Türk sanatının geliştirilmesine çalışılmıştır.

Resim İlk kez III.Selim zamanından kurulan Mühendis Hane-i Berri Hümayun da ders olarak verilmeye başlanmıştır.

Süleyman Seyid, Şeker Ahmet Paşa gibi ünlü dönem ressamları ve Osman Hamdi Bey Batılı Resim geleneğinin öncüleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Osman Hamdi Bey’in Sanayi Nefise Mektebini kurmasıyla Birlikte bilimsel olarak sanat çalışmaları başlamıştır.

Osmanlı resminde tasvir yasağı stilizasyona yönlendirmiştir sanatçıları fakat batılılaşma ile giren klasik güzellik arayışı Osmanlı estetiğinide etkilemiştir böylece minyatürden farklı bir resim estetiğine dönüşmüştür.

About

You may also like...

Your email will not be published. Name and Email fields are required