Yüksek Lisans Sanat Tarihi öğrencisi Gülşah Pala Sanatın Yolculuğu için ”Çinili Köşk ( Sırça Saray)” yazısını yazdı.Kendisine teşekkür eder, bu güzel yazıyı okumanızı tavsiye ederiz…
Çinili Köşk, Topkapı Sarayı olarak adlandırılan Saray-ı Cedid’in 1. avlusundan Haliç girişine doğru inen yamacın üzerinde Fatih Sultan Mehmed tarafından 1472 yılında inşa ettirilmiştir. Giriş cephesinin arazi seviyesinden pek yüksek olmayışına karşılık Haliç’e bakan arka cephesi oldukça yüksektir.(Resim 1)

Resim 1. Vavassore‟nin 1479 tarihli kayıp bir çizime dayanarak 1520‟de yaptığı İstanbul haritasında Çinili Köşk
Çinili Köşk Osmanlı sivil mimarisinin Selçuklu etkisinde yapılmış İstanbul’daki tek örneğidir. Kaynaklarda yeterince isminden söz edilmeyen bu köşkün mimarı bilinmemektedir. Fatih Sultan Mehmet (1451–1481) dönemi tarihçilerinden Tursun Bey, Çinili Köşk’ü sırçadan yapılmış bir yer olarak nitelendirmiştir. Osmanlı tarihçilerinin tarihlerinde (İbn-i Kemal, Nâima, Selânikî Mustafa Efendi gibi), risalelerde (Lâtifi gibi), divânlarda (Kabûli, Hâmidî gibi) ve arşiv belgelerinde müzeye dönüştürülene dek “Sırça Saray” ismiyle yer almıştır. Sultan IV. Murad (1623–1640) zamanında köşk içerisinde yeni düzenlemeler yapılmış ve park tarafındaki odalardan soldakine ayna taşında tavus kuşu kabartmasının bulunduğu bir çeşme de buraya eklenmiştir. Çeşmenin iki tarafındaki kitabelerden birinde Çinili Köşk’den Sırça Saray olarak söz edilmiştir.
Köşk 19 Kasım 1737 yılında bir yangın sonrasında harap olmuş ve bu nedenle yapılan onarım sonrasında, özellikle cephe mimarisi önemli ölçüde değişmiştir. XIX. yüzyılda Aya İrini’deki müzenin yetersiz kalmasından ötürü eserler buraya taşınmıştır. 1910 yılında restore edilmiş, II. Dünya Savaşı sırasında kapatılmış, 1942’de de yeniden onarılırken 1880 yılında ön kısmına eklenen merdivenler kaldırılmıştır. Daha sonra bu onarımlar 1948–1953 yıllarında da devam etmiştir. 1953 yılında İstanbul’un 500. Fetih yılı dolayısı ile Fatih Sultan Mehmet’e ait giysiler, silahlar ve fermanlar burada sergilenmiştir. Günümüzde ise İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün yönetiminde koleksiyonundaki 2000 parça eseriyle müze olarak ziyarete açıktır.
Eski Türk evlerinin tertibinin abidevi bir saray ölçüsünde ele alındığı Çinili Köşk, kubbeli büyük orta salona açılan dört eyvan ile köşelerde aynı çapta birer kubbeli odadan ibaret iki katlı taş bir saraydır. Yapımında beyaz küfeki taşı kullanılmış ancak yan ve arka cephelerde kırmızı tuğla dolgulara da yer vererek binanın renkli bir görünüm kazanması sağlanmıştır. Haliç’e bakan çıkmalı arka cephede tuğla dolguların alt katında kilim deseni biçiminde bir süsleme bulunmaktadır. Ancak bu cephe günümüzde artık görülmez durumdadır.Ön cephesinde iki kat halinde revaklardan üst dizinin sütun başlıkları Fatih Dönemi üslubuna aykırı düştüğünden bu revağın 18.yy’daki tamirde bu şekli aldığı öne sürülmüştür. Hürname’deki bir minyatürde köşkün revağına iki taraflı bir merdivenin çıktığı gösterilmiştir. Sonraları burada düz bir duvar gerisinde ve bodrumu aydınlatan bir pencerenin iki tarafından, kitle içine oyulmuş olarak çıkan merdivenler yapılmıştır.(Resim 5)1870’lerde bu merdivenler doldurularak dıştan iki tarafı kagir merdivenler yapılmış (Resim 6), bunlarda 1950 li yıllarda yapılan restorasyonda yıkılarak gömülü merdivenler yeniden kullanılır duruma sokulmuştur. Hakkı Ayverdi bu cephenin asli biçiminin şimdikinden çok değişik olduğunu ileri sürer. Ona göre köşk ün cephesinin sadece sekiz ince destek olup bunlar saçağı taşıyordur. Böylelikle çinilerle kaplı oldukça heybetli giriş eyvanı bütün güzellik ve ihtişamı ile karşıdan görülebiliyordu. Ancak 1937 yıllında köşkün geçirdiği yangın sebebiyle bu revağın zarar gördüğü ve 1937 yılından sonra bugün görülen revağın yapıldığını ispatlamıştır.

Resim 6. Sébah and Joaillier stüdyosu tarafından 1890 yılında çekilmiş fotoğrafta Müze-i Hümayun (www.archnet.org).
Çinili köşk’ün esas katı bir orta mekâna açılan dört eyvan şamasına göre yapılmıştır. (Resim 7 )Giriş yönünde, orta eksende arka arkaya dört kubbe sıralanmış, en sondaki kubbeli oda, dışarı doğru beş köşeli bir çıkıntı meydana getirmiştir. Çeşitli bölümlerdeki tonoz ve kubbelere geçiş unsurları olan örgü(şebeke) şeklinde kaburgalar, Orta Asya ve Selçuklu mimari geleneklerinin devam ettirildiğine işaret etmektedir. Köşelerde birer kubbe ve birer yarım kubbe biçiminde tezyini şekillerde yapılmış tonozlarla örtülü odalar vardır. Bunlardan giriş tarafında bulunanların yan cephelere komşu olan bölümleri, dışarıdan düz bir duvar içinde olmalarına rağmen içeriden üç cephelidir. Bu nedenle yan duvarlarda açılan pencereler köşelidir. Parka bakan taraftaki odalar daha büyük ve gösterişlidir. Üzerlerini birer kubbe ile prizma şeklinde süslemeye sahip tonozlar örter. Tavuslu çeşme soldaki odada, duvara açılmış bir niş içindedir. Tam ortada beş köşeli olarak ileriye taşan kubbeli oda Haliç ve Boğaz girişlerine hâkimdir. Üstünde Türk üçgenleriyle geçişi sağlayan bir kubbe ve beş cephesinin her birinde pencere vardır.
Ön Cephe, ince sütunlar üzerine yüksek sivri kemerlerle, boydan boya bir revak şeklinde dışarı açılmaktadır. Giriş cephesinin ortasındaki büyük eyvan içinde açılan kapı, içeriye girişi sağlamaktadır.(Resim 9 ) Girişin yanlarında daha ufak bir eyvana benzeyen fazla derin olmayan kemerli nişler vardır. Sağdaki nişin yanında bulunan merdiven, ön mekânların üstündeki asma kat ile çatıya çıkışı sağlar. Tamamı mozaik çinilerle kaplı olan eyvan, Selçuklu geleneğinin bütün ihtişamını yansıtmaktadır. Konya’dan Sırçalı Medrese’nin büyük eyvanı ile arada açık bir benzerlik görülmektedir. Çok girift sülüs kitabe, lacivert üzerine beyaz olarak yazılmıştır. Üsteki manzum kitabe ise sarı renktedir. Diğer mozaik çinilerin renkleri, firuze, lacivert, yeşil ve beyaz olup, yer yer kahverengi ile canlandırılmıştır. Bunlar Osmanlı mimarisinde kullanılan en son mozaik çiniler olmuştur. Odaların duvarlarını kaplayan altıgen çiniler, ocaklar ve nişli raflar, Bursa ve Edirne mimarisinin etkilerini gösterir.(Resim 10-11) Altıgen firuze çinilere, altın yaldızla çin bulutu, palmet, rumi ve hatayilerden ibaret nice motifler işlenmiş, arada kalan boşluklar üçgen, lacivert çinilerle doldurulmuştur. Yalnız burada, altıgenlerin etrafını çeviren üçgen çiniler, değişik olarak fırıldak biçiminde dizilmiştir.(Resim 12) Arada, beş köşeli bir çıkıntı teşkil eden odanın kubbesi, içten tamamı ile malakari(kabartma) rumi ve palmet süslemelerle doldurulmuş, bodrumda da aynı odanın kubbesi bu şekilde işlenmiştir. Ortası eyvanlı yan cephelerde, şerit halinde çini süslemeler, arka cephede de sırlı tuğla ve çini süslemeler vardır.
Bodrum planı da küçük farklarla üst katın benzeridir. Ancak odaları daha küçüktür. Tonozlar da, üst kattaki gibi zengin örgü motifleriyle kaburgalar yapılmıştır. Hizmetlilere mahsus oldukları sanılan bu odalar çok karanlıktır. Ama çıkıntı halindeki orta oda zengin bezemeli ve bol pencerelidir. Köşe tromplarının içlerinde dörder dizi mukarnaslar görülür. Geçişi şebekeli kaburgalarla sağlanan kubbenin içi malakari süslemelerle kaplanmıştır. Ortadaki yan eyvanlardan penceresiz dar odalara geçilen kapıların döşemesinde iki yerde güzel biçimde işlenmiş yalaklar vardır. Bunların abdest alma yerleri oldukları tahmin edilmektedir.
Çinili Köşk’ün üstünün, ortadaki ana kubbeyi içine alarak gizleyecek şekilde dik meyilli ahşap bir çatı ile çok erken dönemde örtüldüğü eski resimlerden anlaşılmaktadır. Bu ahşap çatı geçen yüzyılda görülmemektedir. 1737 yangınında yanmış olmalıdır. Yine ahşap örtülü olmakla birlikte dışarıdan fark edilmez derecede basık bir çatı ile kaplı olan damdan yukarıya doğru taşan bir kubbe görülür. Kare bir kaidenin üstünde basık bir kasnağa oturan kubbe bir aydınlık feneri karakterindedir. Dört köşesinden sivri külahlı bacalar yükselir. Dama çıkışı sağlayan merdiven kulesi de belirgindir. Son tamirde köşkün üstü kurşun kaplı düz bir taraça haline getirilerek orta kubbe kitlesi, dört baca ve merdiven kulesinin belirli hale getirilmesi sağlanmıştır. Ancak bu çatı şekli, ana kubbe kaidesindeki pencerelerin yarılarına kadar gömülü kalmalarına neden olmuştur.(Resim 13)
Çinili Köşk 1737’deki yangından sonra bir süre saray ağalarına tahsis ediliş ve bir takım değişiklikler yapılarak 1880’de İmparatorluk müzesi( Müze-i Hümayun) olarak arkeolojik ve İslam eserlerinin sergilenmesi için kullanılmıştır. (Resim15) 1939’da Topkapı Sarayı Müzesi’ne devredilen binanın içindeki eserler çeşitli müzelere dağıtılmış ve müze olarak işlevini yitirmiştir.1953’te İstanbul’un 500. Fetih Yılı dolayısıyla Fatih Sultan Mehmed’e ait elbise, silah, ferman gibi eserlerin sergilenmesi için onarılan bina “ Fatih Müzesi” adı altında ziyarete açılmıştır. Daha sonra Türk İslam ve Osmanlı çini ve keramiklerinin sergilendiği bir bölüm haline getirilmiş(Resim 17) ve 1981’de İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlanmıştır.1990’dan itibaren iç sergilenmesi yenilenmeye başlamış ve 28 Mayıs 1992 de (İstanbul’un fethinin 539. yılında) çağdaş bir müzecilik anlayışıyla yenide ziyarete açılmıştır.

Resim 15.Sébah and Joaillier stüdyosu tarafından 1890 yılında çekilmiş fotoğrafta Müze-i Hümayun (www.archnet.org).
Binanın müzeye çevrilmesi sırasında içindeki çinilere zarar veren bazı uygulamalar yapılmıştır. Binada yapılan değişiklikleri anlatan bir belgeye göre kubbeyi de içine alacak şekilde yapılmış olan ahşap çatı kaldırılmış, binaya dışarıdan merdiven yapılmış, zemine mermer döşenmiş, bazı bölme duvarları kaldırılmış, yeni kapı ve pencereler açılmış, bazı pencere ve ocaklar iptal edilmiş, alt kata inen esas merdiven kapatılarak yeni bir merdiven yapılmıştır. 1910’lu yıllarda önemli bir restorasyon gören Çinili Köşk 2. Dünya Savaşı yıllarında kapatılmış ve 1942’den itibaren de yeniden tamir edilerek, önüne 1880’li yıllarda inşa edilen merdiven kaldırılmıştır. Bu tamirat 1948–1952 arasında da devam etmiş ve bozulan kısımların ihyası ile örülen, kapatılan yerlerin meydana çıkarılmasına devam edilmiştir.

Resim 17. Çinili Köşk‟ün Türk ve İslam Eserleri Müzesi‟ne dönüştükten sonraki hali (Halil Edhem, 1909).
Müzede, Türk çini ve keramiklerinin ilk dönemlerine ait örnekler, Selçuklu çinileri ve keramikleri, İznik’te üretilen ve 14. yy’ın ortalarına tarihlendirilen İznik çini ve keramikleri. İznik atölyelerinde 14.yy’ın sonlarından 16.yy’ın başlarına kadar üretilen Milet işi keramikler ve mavi beyaz cami kandilleri. Mavi-beyaz İznik keramiklerinin ana tiplerinden biri olan ve İznik’ te üretilen Haliç işi keramikler sergilenen eserler arasındadır.
Ayrıca,16.yy’ın ortalarına doğru İznikli ustaların kobalt mavisi ve firuzenin yanında adaçayı yeşiline kadar değişik yeşillerle mor ve eflatunu birlikte kullandıkları sert beyaz hamurlu keramikler müzede sergilenmektedir.

Resim 18. İznik yapımı 16.yy ‘la ait kandil Çinili Köşk Müzesi – Salon 3 http://www.istanbularkeoloji.gov.tr
16. yy’ın ortalarından başlayarak 17.yy’ın sonuna kadar üretilen çok renkli çini ve keramikler de Çinili Köşk koleksiyonları içinde yer almaktadır. 17.yy’ın sonlarından 18.yy’ın ortalarına kadar en güzel örneklerini veren, özellikle 18.yy’ın başlarında İznik’te üretimin sona ermesiyle önem kazanan ve üretimini 20.yy’ın başlarına kadar sürdüren Kütahya çini ve keramiklerinin güzel örnekleri de müzede sergilenmektedir. Çinili Köşk’ün bir bölümünde de Çanakkale keramikleri yer alır.(Resim 19) Müze koleksiyonlarında 2.000 civarında eser bulunmaktadır.

Resim 19. 18.-20. yy la ait Çanakkale İşi Tabak Çinili Köşk Müzesi – Salon 6 http://www.istanbularkeoloji.gov.tr

Resim 20. Kütahya yapımı 18.yy’la ait kandil askısı Çinili Köşk Müzesi – Salon 5 http://www.istanbularkeoloji.gov.tr
Dipnotlar
1 MERİÇ UĞRAŞ, Hayal; Topkapı Sarayı Çinili Köşk/Sırça Saray: İşlevi, Anlamı ve Tarihsel Gelişimi, Doktora Tezi, Danışman. Doç. Dr. Nuran KARA PİLEHVARİAN, Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Bilimleri
Enstitüsü,2010,s.107
2 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,2.Cilt, İstanbul, 1994, s.518
3 http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/cinili_kosk_muzesi (25.03.2013)
4 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,2.Cilt, İstanbul, 1994, s.519
5 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,2.Cilt, İstanbul, 1994, s.518
6 ASLANAPA, Oktay; Osmanlı Devri Mimarisi, İnkılap Kitapevi, İstanbul,1986,s.509
ASLANAPA, a.g.e. ,s.602
7 Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi,2.Cilt ,İstanbul ,1994, s.519

